ILGIN ve MHP

13/4/2009 · Kategori: sinirseyler

       Bu seçimlerde 2009 seçimlerini kast ediyorum MHP 5045 oy aldı Ilgında.Alabileceği en güzel oyu aldı gerçekten,geçen seçimlerde 5000 lerle kazanılan başkanlık bu seçimde bu rakamlarla kazanılmadı.

      Neyse konumuz Mehmet ŞANDIR beyfendi şimdi,az önce okudum ETÖ ile ilgili yapılan haberde ŞANDIR demiş ki;

         MHP'den operasyon değerlendirmesi: Hükümet yine sıkıştı
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, Ergenekon soruşturmasının 12. dalgası kapsamında, son göz altıları değerlendirirken, AKP iktidarını suçladı. Şandır, " Ne hikmetse Hükümet ne zaman sıkışırsa, gündemi değiştirmek isterse, Ümraniye soruşturması kapsamında bir dalga başlamaktadır. Toplumun aklıyla, huzurluyla dalga geçer oldular" dedi.


      Pes doğrusu bin kere milyon kere pes,yazıklar olsun size başka bir kelam yok bunun üzerine mesel şu veya bu parti meselesi değil,ayakkabı köselesi hiç değil,sen kimden yanasın ŞANDIR,toplumun huzuruyla dalga geçen kim.? yoksa ETÖ,MHP'yi elegeçirmek istiyor diyorlardı,hani olur ya MHP içinde birileri ETÖ'nün adamları falandır.Benden Sayın Bahçeliye söylemesi....

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ilgın'a Yazılar....

10/4/2009 · Kategori: reklam

      Seçimler geçti acısıyla tatlısıyla bir beş yılı geride bırakan belediyemiz yeni bir döneme başlangış yaptı ve yeni bir belediye başkanıyla Ilgın yola tekrar koyuldu.
    
      Hayırlı olsun diyelim ama ilginçtir ki bu ilçede hiç bir belediye başkanı  üst üste  iki dönem seçilmedi,seçilemedi.her ne kadar hepsi kendince büyük hizmetler yaptıklarını iddia etselerde ,iğneyi başkasına çuvaldızı kendine batır düsturunca ve empati yap kaidesince aslında kendi çevrelerinden kurtulup gerçekten halkın içine inemediler aklıma geldi ya şimdi bu Ülkemiz içinde aynı kader değil mi.

     Geçenlerde bir paşanın kendisine sorulan neden toplumla alakalı analizler yapmıyor halkın nabzını ve halkın görüş fikirlerini değerlendirici faaliyetlerde bulunmuyorsunuz sorusuna verdiği cevapda hayli ilginç gelmişti ''eğer öyle yaparsak,kararlı duruşumuzdan taviz vermemiz gerekebilir'' demişti.İşte halkın içinden gelip ama halkın fikirlerinden korkan bir zihniyet belki korkmada denmez buna vehim demek daha uygun belkide yada gölgesinden korkmakda denilebilir.

    
Artık zincirleri kırma ve kükreme zamanı geldi Anadolu insanının,artık hergün ahu vah etmenin yandık bittik demenin,ne olacak bu memleketin hali demenin bir işe yaramayacağını
ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar öğretisinin gerçekliğini kavrayıp ,ileriye yönelik fikirler projeler geliştirip herkesin kendi çapında birşeyler yapması lazımdır diye düşünüyoruz.İşte bunun içindir ki her ilde ilçede köyde imkanı elveren kişilerin işlerini geliştirmesi ve yatırmlar yapması küçük büyük işletmeler kurması istihdam sahaları açması ve yapacağı bu işlerin kendi ve kendi çocuklarının geleceğini olduğunu bilmesi ,anlaması lazımdır.

      Neler yapılmalı ılgında bunuda bir başka yazıya bırakalım isterseniz.ama şunu bilimelisiniz ki kimsenin elinde sihirli değnek yoktur,o masallarda olur ancak.Ne kadar köfte o kadar ekmek yani,siz ne kadar yardımcı olursanız işinizi ne kadar iyi yapmaya çalışırsanız,bu işte o zaman olur.

       Düşünün ki Afyonda Hatayda bir termal tesisde tatil yapan Başbakan neden Ilgında yapılacak beşyıldızlı bir termal tesisde bir haftasonu tatilini geçirmesin,ılgına gelmesin.Ilgında onu yapacak kadar kapasite yok demişti biri,bir partinin ilçe başkanı,onda cevaben derim ki,
siyaset tekeden süt çıkarma sanatıdır,biz denizi olmayan Kayseriye liman istemiyoruz,termal suyu olan bir ilçeye dört dörtlük bir termal otel istiyoruz.bunu bir Ilgınlı yaparsa yapar,yapmazsada yarın başka bir şehirden gelecek biri yapar,sizde bakarsınız birilerinin bir vasıtaya baktığı gibi...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Okşamak neden önemli, işte sırrı…

9/12/2008 ·

Kurban Bayramı’nı idrak ediyoruz.
Kuşkusuz bayramlar toplumsal kaynaşma için önemli fırsatlardır. Dargınların bile kalbinin yumuşadığı, bayram vesilesi bile ile olsa ellerin tokalaşma amacıyla birbirine değdikten sonra husumet ve kinlerin azalma eğilimine girdiği bu günler toplumsal ruh sağlığımız açısından da önemli katkılar yapmaktadır.
Bayramlaşmak amacıyla yapılan tokalaşmaların ve sarılmaların kişilerin ruh sağlığı üzerinde olumlu etki yaptığı bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmıştır. Bilim adamları yaptıkları araştırmalarda dokunmanın iyileştirici, teskin edici ve iletişim bağlamında samimiyet artırıcı yönünü keşfetmişlerdir.
Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma bilim adamlarını da şaşırtan önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Ameliyat edilmek üzere bekleyen aynı dertten mustarip iki grup hasta üzerinde çalışma ilginç sonuçlar ortaya koymuştur.
Doktorlar ameliyat öncesi ve sonrasında ilk grup hastanın odasına gelerek onlara selam verip, durumlarının nasıl olduğunu sorarlarken, diğer gruba uyguladıkları farklı tek şey, aynı işi ellerini hastaların omuzlarına koyarak yapmak olur.
Araştırmanın sonunda, doktorların omuzlarına dokunarak hal ve hatırlarını sorduğu ikinci grup hastanın diğerlerinden çabuk iyileştiği ve üç gün önce taburcu edildikleri görülür. Ülkede benzer tecrübeyi yaşayan çok sayıda doktor bulunduğu anlaşılınca, ‘‘Dokunma Araştırma Merkezleri’’ kurulmaya başlanır.
Dokunmanın ve tensel temasın insanlar üzerinde oluşturduğu pozitif enerjiye bir başka örnek de şudur: Amerika’da bir aile, evlilik dışı çocuk sahibi olan kızlarını öldürmek isterlerse de, korkularından cesaret edemezler. Kızlarını Christmas adındaki bebeğiyle birlikte evlerinin altındaki karanlık mahzene kilitlerler. Yaptıkları tek iş, arada bir kapı aralığından kuru ekmek atmak olur. Aradan beş yıl geçer. Mahzenden sesler geldiğini duyan bir kişi durumu polise bildirir. Gerçek ortaya çıktığında sadece tıp dünyası değil, Amerikan toplumu da ayağa kalkar. Anneyi dinleyen doktorlar, anne ve kızı yaşatan tek şeyin, sürekli birbirlerine sarılmaları, sevip okşamaları olduğu sonucuna varırlar. 
Verilere göre Amerika’da yılda 470 bin erken (prematüre) doğum gerçekleşiyor… Bu tür bebeklerin normale dönünceye kadar hastanede kalması ailelere ve sağlık sigortası hizmeti veren kurumlara yüklü maliyet getiriyor.
Doktorlar, süt verilirken sırtı sıvazlanan bebeklerin normalden hızlı gelişme seyri izlediklerini ve beklenenden daha kısa sürede taburcu edildiklerini tespit edince, sırf bu uygulamanın ülkeye sağladığı kaynak tasarrufunun 4 milyar 700 milyon dolara ulaştığı görülmüş. Ülkede hızla Dokunma Araştırma Merkezleri kurulmaya başlanmış.
Milyonlarca sivilin ölmesine neden olan İkinci Dünya Savaşı çok sayıda çocuğu da sahipsiz ve yetim bırakmıştı. Alman yetimlerin bırakıldığı bir kreşte çocuklara sağlıklı beslenme ve bakım imkânları sunulduğu halde, yetkililer kreşteki çocuk ölümlerinin önüne geçemezler. Geriye sadece bir çocuk kalır. Bu çocuğun diğerleriyle aynı kaderi paylaşmaması ve hayata bağlanma gücü dikkatler çeker. Araştırma sonunda, kreşte gece nöbetine kalan bir kadının bu çocuğu sıklıkla kucağına aldığı, onunla oynadığı ve sevdiği tespit edilir.
Kültür tarihimiz aslında bu konuda çarpıcı örneklerle doludur. Peygamber Efendimiz ısrarla, yetimlerin başlarının okşanmasını tavsiye eder. Bayramlarda yetim çocuklarının sevindirilmesine daha bir önem verilmesi tavsiye edilir.
Dokunma bir ihtiyaçtır. Sevdiklerimize dokunmak, her iki tarafı da fiziksel ve ruhsal olarak olumlu etkiler. Türk Milleti’nde selamlaşma sırasında adetten olan birbirine sarılmanın, toplumsal bir terapiye imkân sağladığı bile söylenebilir. Nitekim doktorlar, dokunmanın insanda stres, depresyon ve endişeyi azalttığını tespit etmişlerdir.
Uzmanlar, özellikle eşlerin ve aile fertlerinin birbirine dokunmasının terapik bir etkisi olduğunu ifade etmektedirler.
Hayata dokunun…
Dokunmanın iyileştirici gücünü hissetmeye çalışın.
İyi bayramlar…
Prof. Dr. Osman Özsoy - Haber 7
yazaramesaj@gmail.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

Küresel kriz!.. Reel mi, Sanal mı?

26/10/2008 · Kategori: pazarlama

Değinilmesi gereken, yorumlanması gereken o kadar çok "konu" var ki, inanın yetişemiyorum... "Şöyle bir değinip geçmek" benim tarzım olmadığı, her olayı "çeşitli boyutları"yla irdelemek gibi bir adetim olduğu için, birçok "gündem" konusu, arada kaynayıp gidiyor... TÜSİAD Başkanı ve aynı zamanda "Aydın Doğan'ın kızı" olan Arzuhan Yalçındağ ile "Koç Holding Başkanı" ve aynı zamanda "Rahmi Koç'un oğlu" olan Mustafa Koç'un "küresel kriz"le ilgili sözleri de öyle oldu... Onlara değinmeye pek fırsat bulamadım... "Aktüalitesi geçmiş" olsa da; bu sözlere değinmeye ancak fırsat bulabildim...
Bu sözlerin değerlendirmesine geçmeden önce, "küresel krizin perde arkası" ile ilgili küçük bir anekdot aktarmak istiyorum.
Önceki günkü Vakit'in 7. sayfasında yayınlanan yorumu herhalde okumuş olmalısınız... Arkadaşımız Halil Çelik'in BAE'de yayınlanan El Beyan gazetesinden yaptığı çeviride, bir başlık dikkati çekiyordu:
"Mali kriz, Yahudi komplosu mu?"
El Beyan yazarı Ahmed Amrabi, bu iddiasına kanıt olarak Lehman Brothers adlı bankayı gösteriyor!..

ABD HAPŞIRSA, BİZ NEZLE OLUYORUZ!

Biliyorsunuz, "küresel kriz bombası" ilk olarak bu bankada patladı... "Bu bankanın batması"ndan sonradır ki, "batış bombaları" peşpeşe patlamaya başladı...
ABD'yi saran kriz dalgası, daha sonra Avrupa'ya sıçradı ve orada da "banka"lar batmaya başladı...
Biliyorsunuz; ABD ve Avrupa, bu küresel krizin önüne geçebilmek için kesenin ağzını açtı ve "batan bankaları kurtarabilmek" için "2 trilyon dolar" civarında para pompaladı... Buna rağmen "kriz" durdurulamadı... "Borsa"lar halen düşüyor, "dolar" sürekli tırmanıyor!..
"Küresel Malî Kriz"e sebep olarak, ekonomilerin "üretime dayalı" olmayışı, yani aslında "reel ekonomi" yerine "sanal ekonomi" uygulanması gösteriliyor!..
Galiba, doğrusu da bu!..
Her şey "kâğıt" üstünde!..
Ülke ekonomileri "üretimden kazanmaya" göre değil, "paradan para kazanmaya" göre programlanmış!..
Böyle olunca da;
En ufak bir sallantıda, hem "banka"lar, hem de "borsa"lar, ya zangır zangır titriyor ya da çöküyor!..
Tabiî, ABD hapşırsa, "nezle" olan, biz oluyoruz!..

LEHMAN BROTHERS NASIL BATTI?

İşte "dev Amerikan şirketi" olarak lânse edilen Lehman Brothers bankası da, batan bankalar arasında..
İyi de;
Lehman Brothers adlı bu dev ABD bankası, niye ve nasıl battı?..
İşte Vakit'te yayınlanan "Halil Çelik'in çevirisi"nde bu soruya cevap olabilecek iki sebep vardı.
Birinci sebep, İsrail gazetesi Yediot Ahranot'ta da yer alan, "Dünya ekonomilerini Yahudilerin tahrip ettiği" ile ilgili şu iddia idi:
"İsrail gazetesi Yediot Ahranot'a göre, Lehman Brothers bankasını 19. yüzyılda ve tam olarak 1850 yılında bir grup Avrupalı Yahudi göçmen kurmuş... Gazete, bankanın müdürlerine yöneltilen suçlamaların; çalışanların hesaplarıyla oynamakla sınırlı kalmadığını ve mevduat sahiplerinin paralarını çalıp gizliden İsrail'e göndermeye kadar uzandığını ilave ediyor. Sonrasında ise bu müdürler sessiz sedasız Yahudi devleti İsrail'e göç ediyorlar.
İlginç tesadüf ki; bankanın 19. yüzyıldaki kurucuları da, Alman Yahudileri!.."
Bu iddia, bir "ciddi ve etkin İsrail gazetesi"nde yer alıyorsa, üzerinde ciddi ciddi durulmalı diye düşünüyorum...
Bir başka iddia da şu:
"ABD'den kaçırılan" paralar halen "Üç İsrail bankasının hesabında"ymış iyi mi?..
Sizin anlayacağınız;
Tıpkı Türkiye'deki "banka hortumlamaları" gibi; Lehman Brothers başta olmak üzere, Amerika'da da "bankaların içi boşaltılıyor" ve sonunda, batan bankayı kurtarmak "ABD halkı"na kalıyor!..
Aslında "batan"(!) İsrail bankalarının parası, bir başka İsrail bankasının hesabına geçiyor, o da, ayrı bir mesele!..
Malûm, "çok yemek"ten "obez" olan Amerikan halkı, herhalde bu "İsrail dolması"nı da yiyecektir!..
Ki, yiyor da!..

BARACK OBAMA’YA GÖZDAĞI MI?

Küresel krizin "nasıl" çıktığını az-çok anlatabildim herhalde... O halde, bir de "neden" sorusunu soralım... Evet, bu kriz "neden" çıktı?..
Şahsen ben; "kriz" ile "ABD seçimleri" arasında bir "bağ" olduğu kanaatindeyim...
Bildiğim kadarıyla;
"Yahudiler" başta olmak üzere "Neocon"lar ve ABD derin devleti, "Barack H. Obama'nın başkan olması"nı istemiyor!..
Obama yerine John McCain gelsin istiyorlar... Ne var ki; "değişim" isteyen ve icraatları arasında "Irak'tan çekilme" de bulunan Obama, şu anda McCain'in 8-10 puan önünde!..
Yani, McCain'e destek yok!..
Obama geldiğinde, "istediği gibi at oynatamayacaklarını" düşünen "Yahudi"ler, bana öyle geliyor ki; "kriz" ile Obama'ya "gözdağı" vermek istiyorlar!..
Hemen söyleyeyim;
Bunun böyle olduğuna dair bir kanıtım yok... Ancak "kriz fotoğrafı"nı iyi okuyunca, böyle bir kanaate kapıldım...
Özellikle de Lehman Brothers bankasının "batış(!) şekli"nden ve "içi boşaltılan banka"nın paralarının yeniden bir İsrail bankasına yatırıldığı gerçeğinden sonra!..
Şunu da ekleyeyim:
Bence, adına "küresel kriz" denilen bu kriz, "reel" değil, tamamen "sanal" bir krizdir.
Ve bu kriz, "ABD seçimlerine kadar" devam edecektir... "Paraya hakim" olan, dahası "paraya hükmeden" bir avuç Yahudi, eğer Barack Obama'yı dize getirebilir ve onunla "uzlaşma" yolu bulabilirse, bilesiniz ki, "kriz" anında biter!..
Olan "keriz"lere olur!..
Uzlaşma sağlayamazlar ise, "pes ettirinceye kadar" krizi körüklerler!..
Dedim ya, benim kanaatim böyle!..
Zira, "1929 krizi"nde de böyle olmuştu!..

YENİ KRİZ SÖYLEMİ: DIŞ BORÇ!

ABD'deki krizin "neden"ini ve "nasıl"ını böylece ortaya koyduktan sonra, gelelim bunun Türkiye'deki "yansıma" ve "yankı"larına!..
Malûm; "ABD batıyor" görünüyor ama, her nasıl oluyorsa oluyor, "ABD doları çıkıyor!"
Merkez Bankası'nın "müdahale" anlamına gelebilecek "girişim"lerine rağmen, dolar, "1.700 YTL'yi" bulmuş durumda!..
Yadırgamamak gerekir...
Çünkü ABD "hapşırdığı" zaman "nezle" olan Türkiye olur!..
"ABD'ye bağımlılığın" tabiî bir sonucudur bu!..
Ve ayrıca, "Borsa'nın yüzde 70'i yabancıların elinde" olunca, olacağı budur!..
Ne var ki; "Kurtlar dumanlı havayı sever" misali, böyle "puslu hava"larda ortaya çıkıp, "krizi ranta çevirmeye çalışanlara" çok dikkat etmek gerekir!..
Kimdir o, "krizi ranta çevirmek" isteyenler?..
Elbette "TÜSİAD'çılar"dan başkası değil!..
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ile Koç Holding Başkanı Mustafa Koç'un yaptıkları "çıkış"ı çok iyi okumak lazım.
Dediler ki;
* "Dünyadaki bu sallantının Türkiye'yi etkilemeyeceğini söylemek olacak şey değil... Bütün belirtiler, dünyadaki daralmanın Türkiye'de de şiddetle yaşanacağını söylüyor ve bu hakikaten bizi çok tedirgin ediyor."
* "Reel sektörün açık pozisyonu çok önemli... Reel sektörün herhangi bir ödeme sıkıntısına girmesi, ciddi bir sıkıntı oluşturabilir!..
Buna çok dikkat etmek ve yakından takip etmek lazım... Tabiî ki iyimser olmak gerekiyor ama gerçeklerden uzak kalmamak lazım. Bence hükümetin biraz daha proaktif olup... Mesela bir IMF stand-by anlaşması, bugün psikolojik de olsa etrafı çok rahatlatabilir."
Ben "ekonomist" değilim... Dolayısıyla, bu sözün "ne anlama" geldiğini bilemem... Ancak, işin uzmanı "ekonomist"ler diyorlar ki;
* "Reel sektörün 143 milyar dolar dış borcu olduğu söyleniyor... Bu borcun küresel kriz sırasında Türkiye açısından büyük sorun yaratacağı iddia ediliyor... Hatta bu tezin ardından gelen 'çok tedirginiz' gibi açıklamalar, konunun ekonomi üzerinden, örtülü siyasi muhalefet yapıldığını, kişisel hesaplara kadar uzandığını gösteriyor!.."

DIŞ BORÇ YAPMANIN 4 YOLU

Sözün özü;
Ekonomistler, "reel sektörün 143 milyar dolarlık dış borcu olduğuna" inanmıyorlar... "Şişirilmiş borç"ların nasıl olduğunu da Star'dan Oğuz Karamuk, geçenlerde şöyle izah ediyordu:
* İşadamı, cebindeki 1 milyon dolarını şirketine sermaye olarak koymak yerine, yurtdışına gönderir... Yurtdışına çıkan para Seyşeller, Hollanda Antilleri ve Virgin Adaları gibi vergi cennetlerine transfer edilir.
* Burada hukuk büroları aracılığıyla bir şirket kurulur. Kurulan şirket kâğıt üzerinde ve işadamına ait değildir... Daha sonra yurtdışına çıkan para, bankacılık sistemi aracılığıyla işadamının Türkiye'deki şirketine kredi olarak gönderilir.
* İşadamının Türkiye'deki şirketi aldığı dış borç karşılığında, yüksek faiz öder. Faizi kazanan; işadamının vergi cennetindeki kendi şirketidir. Türkiye'deki şirketi ise faiz gideri ile kur farkını, gider olarak gösterir ve kazancından düşer.
* Türkiye'deki firma patronunun dışarıdaki şirketine ödediği faiz gideri ölçüsünde düşük kâr gösterdiği için devlete ödeyeceği vergi de azalır. Şirket yüzde 20'lik Kurumlar Vergisi, patronu da yüzde 15 oranındaki Gelir Vergisi Stopajı'ndan kurtulur. Maliye ise her 100 YTL'lik kârda 32 YTL vergi kaybına uğrar...
Şimdi anladınız mı "143 milyar dolarlık" dış borcun nasıl yapıldığını?..
Tam bir "Ali Cengiz" oyunu!..
Borcun, aslında "20 milyar dolar civarında" olduğu, "borç" gibi görünen diğer miktarın ise, "işadamlarının kasasında" bulunduğu hatırlatmalarını da hemen aktaralım!..
Buna, "kendi ülkesine kazık atma" demezler mi?.. Bu oyunu oynayıp; "Borcumu hükümet ödesin" diyen "uyanık"lara, siz olsanız şöyle demez misiniz;
"Nasıl borç yaptıysanız, öyle ödeyin!.. 70 milyon insan sizin borcunuzu ödemek zorunda mı?.."
Bana kalırsa, "krizi ranta çevirmek isteyenlere" karşı hükümet de uyanık olmalı ve "batık bankalar" olayında olduğu gibi, "uyanık işadamları"nın borcunu(!) "milletin sırtına" yıkmamalıdır!..
Ben bunu bilir, bunu söylerim!..
Aaa, patron okuyormuş!
Aradan uzun yıllar geçti... Belki hatırlarsınız... Emin Çölaşan; şişine şişine, "Benim yazılarıma sansür uygulanmaz!.. Uygulandığını ispat etsinler; şerefim üzerine söz veriyorum, hemen bırakırım yazı yazmayı" diyordu... Daha sonra, "Patron Simavi"nin, Emin'in yazılarından bazı bölümleri "makasladığını" hatırlattığımızda; işi pişkinliğe vurup, "Aaa" demişti; "Aaa, çok sevindim... Demek ki patron, benim yazıları okuyormuş!!!"
Aradan yıllar geçti... Bir süre sonra "Turgay Ciner'in gazetesine transfer olacak" olan "köpeğini kaşıyan adam" yani Bekir Coşkun; geçenlerde "Aydın Doğan'la papaz olan" Emin Çölaşan lehine mahkemede tanıklık etmiş ve demiş ki; "Evet, Hürriyet'te sansür uygulanıyor... Hepimizin yazıları sansürleniyor... Benimkiler bile!"
Bu durumda Emin'den "istifa" etmesini isteyemem... Çünkü o; zaten "Hürriyet'ten kovuldu" ey halkım!..
Peki, ya diğerleri?.. Evet, "köpeğini kaşıyan adam" ve diğerleri ne diyecek?.. "İstifa" mı edecekler, yoksa "Aaa, patron bizim yazılarımızı okuyormuş!" deyip, işi pişkinliğe mi vuracaklar?!?..


Hasan KARAKAYA / Vakit
hasankarakaya@vakit.com.tr

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İsrafın kapısını kapatırsak, 'iktisadî buhran' olur mu?

25/10/2008 · Kategori: ticari yorumlar

Hekimoğlu İsmail Beyden çok mühim bir yazı tavsiye...

Siyasi ve içtimai hadiseler, nazarımızı o derece dışa çeviriyor ki, kendi kendimizi kontrol edecek, nefis muhasebesi yapacak zaman bulamıyoruz. Başkasının işiyle gücüyle meşgul olmaktan, şunun bunun dedikodusunu yapmaktan aynaya bakmaya fırsat bulamıyor, bizi alakadar etmeyen meselelerle o kadar uğraşıyoruz ki, fert olarak kendimizin cemiyet hayatı içinde ifa etmekle mükellef bulunduğumuz vazifelerimizi hatırımıza bile getirmiyoruz.

Huzur diyoruz, sükûn diyoruz, emniyet diyoruz; asayişimizi evvela kendimiz ihlal ediyoruz. Devletlerin iktisadiyatını tanzime kalkışıyor, cemiyetlerin iktisadî buhranlarına hal çareler gösteriyor, müesseselerin iktisadî nizamlarını çiziştirip duruyoruz da, ailemizin, şahsımızın iktisadıyla asla alakadar olmuyoruz...

Nefis ne kadar aldatıcıdır!..

Devletin de, hükümetin de, cemiyetin de, müesseselerin de iktisadî nizamlarını düzeltecek, israfı önleyecek, hataları bertaraf edecek bizleriz.

Biz kendi kendimizi kontrol edebiliyor muyuz? Cebimize giren paranın sarf yerlerini ayarlayabiliyor muyuz? Asıl mesele buradadır.

Ev olarak günde üç ekmek sarf ediyorsak, parçalarını atmaksızın kullandığımız takdirde asgari iki buçuk ekmeğe düşer. Elbisemizden ayakkabımıza, defterimizden kalemimize kadar girişeceğimiz tasarruflarla milyonlar kazanmamız mümkün. Şehir olarak, musluklardan akan suları israf etmezsek su sıkıntısı kalır mı?

Acaba israfın kapısını kapatırsak, bizim için "iktisadî buhran" diye bir mesele olur mu?

Bunun içindir ki İslam, ferdî iktisada ehemmiyet vermiş, her şeye fertten başlamış, her zaman ve mekânda ferdi kontrol altına almıştır. Yani her şeyden evvel nefsimizi ıslah etmek mecburiyetindeyiz.

Muktesit bir aile reisinin iktisadi ölçüler dairesinde idare ettiği aile bütçesi sadece şahsi hayatının hudutları içinde kalmaz, dışa da taşar, çalıştığı müesseseye kadar sirayet eder.

Bütün iktisadî sistemler, İslam karşısında iflas etmişler, mağlup olmuşlardır. Hangi şekli ve ismi taşırsa taşısın değil mi ki fert ıslah edilmemektedir, o sistem yahut ideolojiler ölüme mahkûmdur.

Ekonomik krizler, Müslüman'ın şahsına zarar veremez, vermemeli. Müslüman, normal hayatında domates, peynir ve ekmeğe razıysa kriz Müslüman'ı sarsmaz.

Allah, İslamiyet'i her şartta yaşayalım diye göndermiş. İslamiyet'i öğrenen ve hayatına uygulayanın dünyası ve ahireti cennet olur. Kötü duruma düşenler olursa, onlar şu soruyu sormalı: "Acaba ben İslam'ın hangi emrini uygulamadım da bu hale düştüm?"

Üstat buyurmuş ki:

"Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası,

İhya-ı dinle olur, bu milletin ihyası..."

Cumhuriyet'in ilk yıllarında çok büyük kıtlıklar, yoksulluklar oldu fakat bunların hiçbiri Said Nursi'ye ve talebelerine tesir etmedi. Buradaki sır, iyi anlaşılmalı...

Allah dostlarının hayatlarını çok okumak lazım...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bu Aktütün çok duman çıkaracak, çok

9/10/2008 ·

21 Ekim 2007’de yaşanan Dağlıca baskını akıllara bir dizi soruyu getirmişti. 12 askerimizin kahramanca savaşıp can verdiği çatışmanın aslında komuta heyeti anlamında tam bir facia olduğunu, iki asteğmen sayesinde öğrenmiştik.

İki asteğmenin neler yaptıklarını özetle hatırlamakta yarar var.

"Dağlıca komutanı" olarak adı o günlerde sıkça duyulan Yarbay Onur Dirik, Youtube’a da düşen ses kaydında şehit asteğmenin günlüğünden şunları okuyordu:

“Bugün var ya aşkım… Bu terörün bitmeyeceğine bir kere daha şahit oldum. Gözümüzün önünden 10 katır, 10 kişi geçiyor. Gidelim öldürelim diyoruz göndermiyorlar. Helikopter çağırıyoruz, yollamıyorlar.

Bir de bunun üzerine adamları telsizlerinden dinliyoruz. Hala elimizi kolumuzu bağlı tutuyorlar, çıldırıyoruz.

Adamlar resmen önümüzdün geçiyorlar. Biz de öyle salak saçma dağ başında bekliyoruz. Neye hizmet ettiğimizi bilmiyoruz. İlk defa burada bulunuşumuzun boş olduğunu anladım.”

Bu mektup, birilerini çileden çıkarsa da Güneydoğu’da yürütülen savaşın bize gösterilenden farklı olduğuna dair kafalarda soru işareti ortaya çıkardı.

Asıl trajedi ise Taraf gazetesinde 25 Haziran 2008’de yayınlanan bir başka mektup idi. Ya da rapor. Rapora göre, Dağlıca’ya büyük bir baskın yapılacağı 9 gün önceden Genelkurmay’a ve tüm ilgili birimlere bildirilmişti.

Taraf’ta yer alan rapora göre, 12 Ekim 2007 tarihini taşıyan rapor, “ivedi” damgalı idi. 3590-2292-07/İDAM (63939) numarasıyla, saat 18.36"da faks mesajıyla ulaştırılan “Haber Talimatı” ibareli raporda, Dağlıca Taburu'na yapılacak saldırı, birebir ifadelerle haber verilmişti.

Rapor ortaya çıktıktan sonra askeri makamlar, bu belgeyi yalanlayamamıştı. Raporun içeriğine bakmak yerine, günlerce bu raporu basına yansıtan “köstebek” aranmıştı. Askeri mekanizma, aymazlığın sorumluları aranmak, onları adalete teslim etmek yerine “köstebek” arayışına koyuldu.

Sonunda köstebeğin bir tabip asteğmen olduğu ortaya çıkarıldı. Köstebeğin teşhisi ile sorun çözüldü rahatlığı içine girildi. Söz konusu asteğmen, terhis olup giderken de bu belgeleri yanında götürdüğü kamuoyuna açıklandı ve asıl suçlular adalete teslim edilmiş gibi birileri rahatladı.

                                                                                 ***

Şimdi Dağlıca’dan bugüne geldiğimizde benzeri şeylerin yaşandığını görüyoruz. Ama Aktütün Karakolu’nda yaşananlar artık mızrağın çuvala sımayacağını gösterdi.

Daha önce 5 kez baskına uğrayan Aktütün karakolu ile ilgili, oranın güvenliğini sağlayacak önlemlerin alınmadığı gözler önüne serildi. Antalyalı şehit berber Ramazan Yeşil’in bayramda annesine söyledikleri, Aktütün’de yaşananların aslında Dağlıca’daki gibi adım adım “geliyorum” diyen bir saldırıyı ortaya koyuyor.

Ramazan Yeşil, “Bir hafta içinde 3 saldırı oldu. Korkarım biz buradan dönemeyiz” anlamındaki sözlerini kimileri korkaklık olarak algılasa da  bir gerçeği su yüzüne çıkarıyor.

Evet adını açıkça koymak ve ona göre tartışmak gerek.

Birileri terörün sürmesinden kanın akmasından rant elde ediyor. Mehmet Ali Bulut’un yazısında bölgede uzun süre görev yapmış bir özel harekatçıya dayanarak belirttiği gibi oralar birileri için Almanya olmuş, rant kapısına dönmüş.

Mardin Dargeçit’te oğlu jandarma teğmen Cengiz Evranos’u 24 Eylül 2006’da şehit veren baba Nuri Evranos’un feryadını hatırlayın. Şehit cenazelerinde “Kahrolsun PKK” diye boşa bağırıldığını söyleyen acılı baba, “Vatan sağolsun demeyeceğim. Çocuklarımız pisi pisine şehit oluyor” diye haykırmıştı.

Aktütün karakoluna yapılan baskın artık, bir dönüm noktası durumuna geldi. Bugüne kadar yaşananlara kamuoyu sesini çıkarmadı.

Medya olarak komutan şakşakçılığından öte bir şey yapmıyoruz maalesef.  Daha kötüsü ise komuta kademesinin, yalnızca bu şakşakçılara iltifat etmesi.

Eğer medyanın “komutan yalakası” tavrı olmasa idi, sorunların bu kadar derin yaşamazdık. Çünkü, yaşananları görmezden gelmek, vatanını, memleketini seven hiç kimsenin yapabileceği bir şey değil.

Kimse kalkıp da “Bunları konuşmak PKK’nın ekmeğine yağ sürer” demeye kalkmasın. Bu sözleri söyleye söyleye bugünlere geldik. 15 Ağustos 1984’te Siirt’in Eruh ilçesinde yaşanan ilk PKK saldırısının üzerinden bugüne çeyrek asır geçti.

Eğer, “Yapılan yanlışları görmezden gelelim” tezi doğru olsa idi terör bu boyuta ulaşmazdı.
Eğer, “halının altına süpürmek” yaklaşımı çözüm olsa idi, hiçbir sorun görmezden gelindiği takdirde büyümezdi.
Eğer, "kol kırılır yen içinde kalır" tavrı geçerli olsa idi, dışarıya duyurmadığımız hiçbir sorun ilerde daha büyümüş olarak karşımıza çıkmazdı.
Eğer, küçümseyerek törörü bertaraf etme imkanı olsa idi 1980’li yılları “bir avuç eşkıya” safsatası ile boşa geçirmemiş olurduk.
Eğer, komutan yalakalığı çözüm olsa idi, giden komutana küfredip gelene şakşakçılık yapmazdık.

***

Artık birileri istese de istemese de Türkiye’nin önünü bağlayan sorunlar kamuoyunun önünde tartışılacak. Bundan kaçmaya çalışanlar, yalnızca kamunun aleyhine ama kişisel menfaatine dokunanlar olacak. Ya da kişisel beceriksizliklerinin ortaya çıkmasından korkanlar olacak.



Ünal TANIK / Haber 7
tanik@haber7.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

TURKTELEKOMU,BİN KERE,YÜZ BİN KERE,MİLYON KERE PROTESTO EDİYORUM

10/8/2008 ·

Turktelekomun özelleştikden sonra yaptığı masrafları ve özelleştirme giderlerini halkdan çıkarma adına ,adsl de yapmadığı indirimlerden ev kullanıcılarına 29 ytl gibi bir ücretde direnmelerinden dolayı ve bu işe gözyuman Ulaştırma Bakanlığını protesto ediyorum.Ve en önemlisi TURKTELEKOMun  http://www.ttrehber.gov.tr/trk-wp/IDA2 adlı beyaz sayfalar TTREHBER sorgulama sayfalarında listeleme adedini 3-5 gibi komik rakamlara indirmesi ve RESİM DOĞRULAMA adı altında okunması ve doğrulanması sanki bilerek zorlaştırılmiş bir karakter çorbası sunulmasını,işte istersen işine gelirse bizimkisi böyle demeye getirilmesini kınıyorum.

    Tamamen internet kullanıcısı sayısının hızla arttığı bir toplumda Telekomun özellikle bu sayfaların kullanılmasını zorlaştırması vatandaşı 11811 telefonla isim sorgulama hattına yönlendirmeye çalışması gözlerden kaçmamakta olup 11811 telefon hizmetinin ücretinin yüksekliği ise dikkate edilmesi gereken bir olaydır.

  Alman telekomunda (http://www.dastelefonbuch.de) bile olan numara ile sorgulama ekranı ise Turktelekom tarafından kaldırılmış olup yine numara ile sorgulama için 11811 telefon hattı kullanılmaya mecbur tutlma gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

     Evet Turktelekom ve bankalar kara doymuyor.Olsun değil mi ? nede olsa onlar bizim için bize hizmet etmek için çalışıyorlar.

     Ya biz kimin için çalışıyoruz....

 

Yorum (1) Yorum yaz!

EN İTİBARLI EN İTİMATLI EN İTİDALLI SİTE OLARAK YOLA ÇIKTIK.

7/8/2008 · Kategori: pazarlama

EN İTİBARLI EN İTİMATLI EN İTİDALLI SİTE OLARAK YOLA ÇIKTIK.

Daha gidecek çok yolumuz var.Allahın izniyle yüzümüz ak,alnımız pak bir şekilde Millete hizmet yolundayız.Dedik ya ucuzluk iddiasında değiliz diye,öyle,biz UYGUNLUK iddiasındayız.Uygun fiyat kaliteli hizmet ve GÜVEN yani KAZAN KAZAN metodumuz,biz buyuz.Atalarımız bizim buralarda bir söz söyler,ucuz etin yahnisi yavan olur derler.Şimdi yetişen nesil teknolojinin getirdiği rahatlık ve imkanlar sayesinde ve ekonomik rahatlığa kavuşup bir çok ürünü ayağına getirme arzusuyla bilgisayarı başından alışverişe başladı.Bunun neticesinde oluşan alışveriş siteleri hızla büyüyerek yüzbinlerce çeşit ürünle hizmet eder hale geldiler ki,kimi stoklu kimi stoksuz olarak faaliyet gösteriyor.

Hülasa bakkal Hasan amcanın,Manav Hüsnünün  köşedeki pideci İsmail ustanın desteği ile okuyan fakat onlardan alışveriş yapmayı unutan makam mevki ,koltuk sahibi olan okumuş çocuklar,en ucuz alma sevdasıyla böyle ucuz ürün satan sitelere yüklendiler ve sonunda olan oldu.kimseye kızmanın darılmanın manası yok.

      Sektördeki bir büyük sitenin başına gelenler oldukça düşündürücü,burada çeşitli yorumlar yapılıyor yok falan site çok büyük oradan şaşmayın filan sitenin arkasında şu var güçlü ondan şaşmayın tamam şaşmayın da bu iflas etti denilen site çok küçük bir sitemiydi ?...

   

         Sözü bir atasözüyle noktalayalım.

TAMAHKAR ESNAF İLE SAHTEKAR MÜŞTERİ ÇABUK ANLAŞIRMIŞ...

          Ne diyelim bazı arkadaşlara geçmiş olsun demekden başka...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Strese girenin imanından şüphe ederim!

15/5/2008 ·

 

“Az” konuşan fakat “öz” konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu “öz” konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.

“Strese girenin imanından şüphe ederim!” demişti babam.

Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman “stresle mücadele” konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.

Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği “Strese girenin imanından şüphe ederim!” lafını attım ortaya. Arkadaşım “doğru bir cümle” dedi. “Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar” dedi.

* * * * * * * * *

Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor. 

Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.

Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.

Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.

Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.

Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.

Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.

Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir. 

Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?

Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?

Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.

Hz. Eyyüb’ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?

Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan “Allah’ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?” demiş olmuyor mu?

Hz. Nuh’u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?

Hz.İbrahim’i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?

Hz. Lut’u eşiyle imtihan eden Allah’a, “Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Hz. Yusuf’u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!

Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?

Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah’a “Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?

“En büyük acı evlat acısıdır!” denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar “Allah kimseye yaşatmasın!” derler.

Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa’ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.

“Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız” diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah’a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği “insanı” acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.   

* * * * * * * *

Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.   

Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz.

Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, “Benim büyük bir derdim var!” deme, derdine dönüp “benim büyük bir Rabbim var!” de.

Sait ÇAMLICA

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::